Sibel Bingöl

Sibel Bingöl

[email protected]

Sevgi Neydi?.. Ya Dostluk… Güveni Hatırlayan Var mı?

23 Temmuz 2026 - 17:59

Uzun bir aradan sonra, kalbimin sözlerini yeniden kalemime döküyor; siz kıymetli okuyucularıma emanet ediyorum…

 
"Sevgi neydi?"
 
Kalbime her düştüğünde bu söz, zihnimde Asya'nın sesi yankılanıyor.
 
Hatırlarsınız… Türkiye'nin Sultanı Türkan Şoray ile Kadir İnanır'ın yüreklere mühür vurduğu o unutulmaz film; Selvi Boylum Al Yazmalım... Kaç kez seyretsek de her defasında ilk kez izliyormuşuz gibi gözyaşlarına boğulduğumuz o film...
Ben bugün o sorunun yanına bir soru daha eklemek istiyorum.
 
Ya dostluk… Güveni hatırlayan var mı?
 
Zaman zaman benim gibi bunu sorgulayan oluyor mu bilmiyorum. Ama ben en çok da bize sevgiyi, dostluğu ve güveni unutturan şeyleri sorguluyorum.
 
Ülkemizde öylesine sıra dışı olaylara tanıklık ediyoruz ki artık hiçbir şey bizi şaşırtmıyor. "Yok artık!" demeye fırsat bulamadan başka bir olayla sarsılıyor güven duygumuz.
 
Ne acı…
 
Biz "cebinde baharları taşıyan adamlar" dedik; meğer paçalarına kadar aldatmacayı, rüşveti, dolandırıcılığı ve tüyü bitmemiş yetimin hakkını doldurmuşlar.
 
Umudu çalmanın cezası nedir? Kaç yıl? Kaç yılda temizlenir ruhlar? Vicdan denilen merhum hiç mi uyanmaz derin uykusundan?
 
Ne olacak, bir ömür müebbetle yargılansalar?
 
Ülkede kardeşliğin, güvenin, dostluğun, yardımlaşmanın, iyi niyetin ve umudun sömürgecileri oldular. Bunun adı benim nazarımda vatana, ataya ve bayrağa ihanettir.
 
Bu ihanetlerin bedeli, öz yurdundan sürülmek olmalı. Abartmıyorum. Hem de hiç… Bu ülkenin bırakın toprağını, bir çakıl taşına dahi basamamalılar. Yurdun rüzgârı esmemeli yüzlerine, pınarından su içirilmemeli.
 
O denli yakıyor ki içimizi… Depremzedenin ekmeğine, parasına göz dikenler; kötü siyaset uğruna, kendi çıkarları için halkı birbirine düşürenler, rüşvet dalgaları… Ne üzücü. Para uğruna… Say say bitmiyor.
Dün en çok güvendiğimiz insanlar, bir anda elimizde hiçbir şey bırakmadılar. Bu saatten sonra Bülent Ersoy'un seslendirdiği o muhteşem söz yetiyor hiçliği anlatmama:
"Artık ne duamsın, ne de bedduam..."
 
 Biz ne zaman ağlamadan haber seyredeceğiz?
 
Şiddete meyilli gençleri kim yetiştirdi? 
Akran zorbalığını kim icat etti? Bahçe kapısı çok ses yapıyor diye, çocuklarının gözleri önünde komşusuna böylesine vahşice saldıracak kadar vicdanı, merhameti kim çaldı? 
Dış mihraklar mı?
Ne oldu bize?
Hoşgörümüzü kim çaldı?
 
Hiç tanımadığımız insanların acıları yüreğimizi dağlamıyor mu artık? Biz hangi takımın taraftarıyız? İyiliğin mi, kötülüğün mü?
 
Off…
 
Gönül telleri yalan dolan olanın sazından dökülen nağmeler bile küsmüşken, sazın perdesine vuran el de kimin?
 
Kahr-ı perişan oldu kalbimiz... Biz, Elfida'nın yüreğini hisseden kalpleri sevdik, onlara inandık. Bizi inancımızla vuranlara değmesin bu vatanın üzerine yağan yağmurun bir damlası. Nefesleri değmesin rüzgâra; gölgesi haram olsun ay yıldızın …
 
Her konuşmasında vatanperver görünen nice siyasetçi ve bürokratın vardığı son durakta tek bir şey gördük: Para.
 
Daha çok para…
 
Cepleri doldukça, kasaları doldukça aslında en kıymetli şeylerini kaybettiler. 
 
Bütün bunlar bana, ölümünün üzerinden tam 174 yıl geçen büyük Rus yazarı Nikolay Vasilyeviç Gogol'un Ölü Canlar yapıtını hatırlattı.
 Baş karakter, soylu bir çiftlik sahibi olmayı ve güzel bir eş, sevimli çocuklar ve onurlu bir hayat yaşamayı hayal eder. Çok çabuk yoldan çıkabilen bu karakterin de zaafı paradır. üst düzey devlet memurlarının da karıştığı dolandırıcılık ve rüşvet olayları ortaya çıkar. Gogol, yapıtın ikinci cildi için on yıl boyunca dürüst bir insan arar; koca ülkede aradığını bulamaz. 
Kitabı bitirir ancak el yazması nüshalarını ateşe atar ve bu arada ölümsüz yazar; hazin bir sonla sonsuz hayatına uğurlanır. Gogol'un hazin sonunu öğrendiğinizde, kurtarılan nüshaları bir süre okuyamaz, önce yazarın yasını tutarsınız. Sonra yazarın arayıp bulamadığı o dürüst insanı merak edersiniz yangından kurtarılan kitabın her bir cümlesini yüreğinize bastırarak okursunuz yarım kalan satırlar arasında ah çekerek o muhteşem karakteri beklersiniz...
 Koca ülkede bir tek dürüst insan bulamamak...
Gogol, Kitabın başında okuyucusuna seslenerek, adeta yalvarırcasına : "Çevrenizdeki insanları bütün ayrıntılarıyla inceleyin ve bana yazın." der. Aslında yana yakıla aradığı şeyin ne olduğunu sonradan anlarsınız. Bu arayış, bekleyiş, umudunun kırılması; muhteşem yazarı da bitirir, sonu olur. Ne derin bir acı...
 
Yazar, baş karakterine öyle ağır bir ders verir ki… Her şeyini kaybeder. En moda, pahalı kumaşla diktirdiği takım elbisesi ve gömleği ile sokakta havalı havalı yürürken Ülkeden sürgün gönderileceğini apar topar atıldığı zindanda öğrenir. Vicdanıyla baş başa kalır. Duyduğu hicapla gömleğini parçalar, dövüne dövüne ağlar. Derin bir pişmanlık duyar ve o soylu, dürüst insan bir anda mucize gibi gelir, rüşvetçilerin tamamı bu olaydan sonra dersini alır savaş çıkmak üzereyken birlik beraberliği tesis eder. Aslında yazarın bütün derdi; ülkesine faydalı işler yapan rüşvet yemeyen, dürüst ve soylu bir insan... 
Tam 174 yıl geçmiş ben bugün Gogol'un yasını tuttum.. 
Düşününce... Demek ki insan ölümsüz olabiliyor. Hayata bıraktığı derin izlerle, aradan yüzyıllar geçse de zamana meydan okumaya devam ediyor. Çevremizde kaç kişi var, özü sözü bir olduğuna tereddütsüz inandığımız? Kaç kişi için "İçi seni, dışı beni yakar." diyebiliyoruz?
 
 Hoşgörü öyle zarif bir asalettir ki, hiç tanımadığınız insanların bile yüreğine dokunur. Rahmetli Yaşar Sabutay Ağabeyimiz gibi... Böyle güzel yaşayan insanların adı silinmez; çünkü onlar ömürlerini değil, izlerini bırakırlar. 
Her zaman hareket bir adım öne çıkmaktır ve milliyetçi hareket iz bırakır...
Henüz 18 yaşında... Milyonların sustuğu bir yerde, Filistin bayrağını omzuna alacak kadar cesur olabilen Lamine Yamal gibi... Yamal'ı büyük yapan, sadece attığı goller değildi; korkmadan sergilediği duruştu. Henüz 18 yaşında, adını tarihe değil; gönüllere de yazdırdı.
 
Çünkü cesurca yürüdü... Nazım Hikmet'in dizelerindeki gibi:
 
"...bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak..."
 
Rüşvet dalgası... Vatandaşın ruhsatını, hafriyat iznini almak için belediyelerin kapısını çaldığında, yüz liralık işin katbekat fazlasını utanmadan isteyenler... Geçmiş yıllarda buna bizzat tanıklık ettim. İlçe belediyelerinden birinde, istenilen rüşvet gecikince, sanki hak ettiği bir alacağını ister gibi arayanları gördüm.
 
İnsan bazen uçurumun kenarında manzaranın güzelliğine kapılıp, kendini bir anda dipsiz kuyularda bulabiliyor. Her şeyi, herkesi; milletin sevgisini, güvenini ve itibarını kaybetmeden önce ne güzeldi hayat...
Şimdi Gogol'un yarattığı karakter bile gelse, çıkaramaz bu vicdanları düştükleri zindandan. 
Peki bundan sonra ne olacak...? Biz, çocuklarımıza güvenmeyi mi öğreteceğiz; yoksa herkesten şüphe etmeyi mi? Güveni kaybeden bir millet, sevgisini hangi toprakta, nasıl yeniden filizlendirecek?
Bazen başımızı kaldırıp yanı başımızdaki insanı göremiyoruz. Bakıyor, yanından geçip gidiyoruz. Belki de asıl acısı bu... İçimizdeki yardımlaşma duygusunun anlamı sessizce değişiyor. Antalya'da güzel işlere imza atan, onca yoğunluğunun arasında toplumsal farkındalık adına önemli projelere emek veren bir arkadaşımla, Kurban Bayramı'nda hem bayramlaşmak hem de yeni evine hayırlı olsun demek için bir araya geldik. Sohbet sırasında anlattığı bir yaşanmışlık, uzun süre zihnimden çıkmadı. İzin verirse, sizlerle de paylaşmak isterim. Bana her zaman ''kardeşim'' diye hitap eder.
Kardeşim,"On yedi yıl önce ikinci çocuğumu dünyaya getirdiğimde, eşim iki dükkânını dolandırıcılara kaptırmıştı. Üç ay kiramızı ödeyemedik. Ev sahibimiz, Antalya'nın köklü ve varlıklı ailelerinden biriydi. Anne ve babaları benim üst komşumdu. Yeni doğum yaptığımı, sağlık sorunları yaşadığımı ve kirayı ödeyemeyişimizin sebebini biliyorlardı. Ben teyze mutlaka uğrar, kadın kadın halinden anlar diye düşünnüştüm.
Bayram geldi. Bütün aile anne babalarının evinde toplandı. Otopark, en lüks arabalarla dolmuştu. 
Bayramın üçüncü günü kapı çaldı. Açtığımda teyze ile amcayı karşımda gördüm
İçeri girmediler. Teyze tek kelime etmedi. Amca sadece, 'Kızım, ne zamandır burada oturuyorsun? Kirayı ödemiyorsunuz. Evi boşaltın, avukata bildirdim.' dedi.
O kadar utanmıştım ki...
 
Evde yiyecek hiçbir şey yoktu ve benim canımın kurban eti çektiğini hatırlıyorum.
 
Ben borçtan çok korkardım. Meğer borç benim sınavım olacakmış. Ben de o ailenin sınavı olmuşum."
 
Ne diyelim...
 
''Harun kadar malın olsa ne fayda... '' Ardında bırakacağın tek miras; merhametin, insanlığın ve güzel hatıran değilse.
 
kimsesiz çocuklara yardım yapanlar çarşaf çarşaf haberinin yazılmasını isterlerdi. Trübünlere oynayacağımıza bir sözü hiç unutmasak ne güzel olurdu. ''Komşusu açken tok yatan bizden değildir.''
Sonra benim komşum emekli ilkokul öğretmeni Sancar Ağabeyimiz geliyor aklıma… Ne güzel bir aile. Komşu değil akraba gibi. 
Sancar Ağabey, her gün şehit haberleriyle yandığımız 90 'lı yıllarda kimsenin ayak basmaya cesaret edemediği bir dağ köyünde yıllarını vermiş. Elektrik yok, su yok, lojman yok… Türkçe konuşan bile yok. Ama o vazgeçmemiş. Elektrik panolarını kendi elleriyle takmış. Okulun yıkılan her taşını onarmış, tuvalet yaptırmış.köye resmen çağ atlatmış. Köylü ona inanmış, o da çocukların yüreğinden tutmuş. O köyden bugünün savcıları, doktorları, öğretmenleri yetişmiş.
 
Şimdi o eli öpülesi emekli öğretmenle oturup haberleri izlediğinizi düşünün. Rüşveti, yolsuzluğu, umut hırsızlarını seyrediyorsunuz…
 
Vallahi de billahi de insan utanır.
 
Böyle güzel insanlara böylesine büyük hayal kırıklıkları nasıl yaşatılır?
 
İşte her şeyin asıl bittiği yer tam da burası:
 
Utanma duygusu.
 
Biz milletçe biraz geç kalıyoruz sorgulamaya. Önce inanıyor, güveniyor, göklere çıkarıyor, baş tacı ediyoruz; sonra oturup kendimizi sorguluyoruz. "Ben niye inandım, neden devlet varken başka kapıyı çaldım?" diyoruz. Bunun adı da sorgulamak değil, kendimize kızmak. Acaba, aklımız hep sonradan başımıza mı geliyor yoksa biz her zaman güvenmeyi mi tercih ediyoruz? 
 
Derler ki insan, kendinde kötülük yoksa başkasındaki kötülüğü de kolay kolay göremez. Belki de güven konusunda hep sınıfta kalmamızın başka bir açıklaması vardır. Hemen inanmak yerine araştırmayı, sorgulamayı öğrenmek gibi… Çünkü insanlar her zaman bizim gördüğümüz gibi olmuyor. Biz ise çoğu zaman onları görmek istediğimiz yerde duruyor sanıyoruz.
 
Ve anlıyor insan… Bazı kayıplar geri gelmiyor. Güven de onlardan biri. Bir gün sessizce çekip gidiyor; ardından ne kadar seslenseniz de dönüp bakmıyor.
Asya'nın dediği gibi:
 ''Sevgi Neydi?''
''Sevgi Emekti.''
Şuna bütün kalbimle inanıyorum ve ısrarla diyorum ki... Bir Türk evladının en büyük hedefi; bu dünyadan uğurlanırken ardında hayırla anılacak bir isim bırakmak, Türk bayrağına sarılacak kadar şerefli, onurlu ve güzel yaşayabilmek olmalı.
Bu orkestra çok büyük, azıcık müziğin sesini açalım...
Sibel Bingöl
 
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum