CHP Milletvekili Sertel: ''Tunç Soyer'in adını kullanıyorlar''

HALİME ERDOĞAN/EGEOLAY-CHP İzmir Miletvekili Atilla Sertel ile özel röportaj.

CHP Milletvekili Sertel: ''Tunç Soyer'in adını kullanıyorlar''

HALİME ERDOĞAN/EGEOLAY-CHP İzmir Miletvekili Atilla Sertel ile özel röportaj.

CHP Milletvekili Sertel: ''Tunç Soyer'in adını kullanıyorlar''
12 Ocak 2020 - 12:16

10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nde Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Gazeteci Atila Sertel ile bir araya gelerek gazetecileri, gazeteciliği, Cumhuriyet Halk Partisi İzmir kongrelerini konuştuk. Sertel’in, Tunç Soyer’in adının kullanıldığını ifade ettiği röportajımızınkonularından biri de Atila Sertel’in ‘’Ah Şu Gazeteciler’’ isimli kitabıydı. Döneminden birçok gazeteciyle olan anısını paylaştığı, okurken bol bol güldüğümüz ve aynı zamanda çok şey öğrendiğiniz bir kitap, muhteşem bir anlatım, çokça tecrübe… Yıllar önce Gazeteci Tufan Türenç ve Erhan Akyıldız’ın Abdi İpekçi’nin hayatını anlattığı ‘’Gazeteci’’ isimli kitabı okumuştum, okurken gözyaşlarınızı tutmanızın imkansız olduğu, kalbinizin bir başka attığı, yüreğinizin çok derinlerine işleyen bir kitap bu… Parti üst yönetiminde görev almak istediğini söyleyen İzmir Milletvekili Gazeteci Sertel ile yaptığım röportajda ‘’Gazeteci’’ isimli kitabı okurken hissettiklerimi anımsadım. Okuma ve yazma tutkunu olduğunu söyleyen mesleğine aşık Sertel’in mesleğe, meslektaşlarına ve kendine dair kaleme aldığı daha birçok kitap olmasını diliyor ve sizi başarılı gazetecinin profesyonel cevapları ile baş başa bırakıyorum.
 
Bugün sizinle röportaj yapıyor olmak benim için özel bir anlam taşıyor zira bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler günü. Öncelikle ben sizin 10 Ocak Çalışan Gazeteciler gününüzü kutlamak isterim, aktif çalışan bir gazeteci gibi haber içeriği üretiyor, araştırıyor, yazılar yazıyorsunuz ve ben de röportajıma bugün neler hissettiğinizi dinleyerek başlamak istiyorum.

Benim gazetecilik yaptığım dönemde yani o kuşakta 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nün çok önemi vardı. 1970’li, 1980’li yıllardan bahsediyorum 90’lı yılları da alabiliriz, bu dönemlerde bir anlamı vardı. Sendikamız vardı, toplu iş sözleşmemiz vardı. Gazeteciler çok iyi ücret alabiliyordu, iş güvenceleri vardı, yazdıklarından ötürü işten atılmıyorlardı çünkü sendikalı olmak bunu getiriyordu. Bugünün rakamıyla baktığımızda yaklaşık 4-5 bin dolar bazında maaş alıyorlardı yani 20 -25 bin Türk Lirası gibi bir rakamla çalışıyordu bizim dönemimizdeki gazeteciler.  Güneş Gazetesi’nde öyle çalışmıştık. Şimdi o noktadan dünya gelişti, çağ değişti, teknoloji gelişti, birçok dijital ortamda çekim, video yapılıyor ve bu gelişme içerisinde gazetecilerin hakları, hukuku, çalışma koşulları geriye doğru gitti. Bu durum çok yaman bir çelişki. Aslında gazetecilerin de teknoloji ile birlikte ekonomik koşullarının, hayat şartlarının daha iyi olması gerekiyordu. Bundan tabi ki iktidarlar sorumlu, süreçte gazetecileri sendikasızlaştıran patronlar sorumlu. Türkiye’de özgür gazetecilik yapılamadığı için özgür bir medya yaratılamadığı için de hak, hukuk, adalet arayışında gazeteciler ne yazık ki sınıfta kaldı. Bugün için ben 10 Ocak’ı bir bayram olarak düşünmüyorum, çalışan gazeteciler günü olarak ben bu günün kutlanması gerektiğini düşünmüyorum. Mücadele edilmesi için çağrı günü olması gerekiyor düşünüyorum.

Kalbinizde hissettiğiniz ne, bunca yıl gazetecilik yapmış biri olarak?

İnsan burulur, üzülür… Bu denli uğraş verdikten sonra gelinen nokta, aldığın sonuç bu mu diye bakıyorsun, o zaman üzülüyorsun tabi ki… Geriye dönüp baktığında o günlerin arayışı içinde kalıyorsun bugünün gazetecileri için, bu da iyi şeyler hissetmediğin demektir. ‘’Yarına dair umudun var mı?’’ derseniz var, olmazsa insan yaşamaz. Mesleki anlamda var umudum, iktidarın değişmesi anlamında var, özgür basın, özgür bir dünya olması gerektiği yönünde var. Zaten özgür bir basın yoksa özgürlükten bahsetmek mümkün değil. Bakın söylüyorlar işte, 180 ülke arasında 157’inci sıradayız, bu da bizim için çok büyük bir ayıp. Türkiye’nin yeri bu olmamalı. Geçmiş dönemde alay edilen ülkeler vardı, İdi Amin ülkesi Uganda denilirdi, yamyamın ülkesi derlerdi emperyalistler, şimdi o 90’lı sıralarda biz ise 157. Böyle bir Türkiye’yi halkın kabul etmemesi lazım.

Gazetecilikten siyasete geçiş nasıl oldu?

Aslında siyaset hep içimde vardı, ben 16 yaşında siyasi mücadeleye başladım. Biz 78 kuşağı olarak Deniz Gezmiş’lerden gelen mücadeleye mahalle olarak girmiştik. Bizim Eskişehir Tepebaşı Mahallesi çok ünlü bir mahalledir, solcuların, devrimcilerin yetiştiği bir mahalledir. Orada bizim derneğimiz  vardı, Tepebaşı Derneği, kitap okur, seminerler, sempozyumlar yapardık, çok okurduk biz. O siyasi damar orada girdi ama gazetecilik damarı da yine aynı dönemde, aynı yaşta girdi. Yazmaya başladım, 1972 yılında Teknikçağ diye bir gazete vardı, orada mizah yazıları yazıyordum. Bugün ünlü mizahçıların yaptığı esprileri zaman zaman orada yaptığımı görüyorum. Ben o yıllarda istedim, karar verdim gazeteci olmaya, ilkinde tutturamadım sınavı Ege Üniversitesi yerine İstanbul’da Atatürk Eğitim Enstitüsü’nü kazandım, Almanca Bölümünü, Fikirtepe’deydi. Okula giremedik siyasi olaylar nedeniyle, okul kapandı. 1977 yılında Ecevit iktidara geldi, okulu açtı, benim arkadaşlarım 2 ayda öğretmen oldu ama ben tekrar sınava girip Ege Üniversitesi’ne gelerek Gazetecilik okudum. Bunu çok istemiştim, bu idealime kavuştum. Gazetecik ile siyaset aslında örtüşür, gazeteciler iyi araştırır, okur, düşünür, birçok gazeteci de zaten yarı yarıya ekranlarda siyaset yapıyorlar şu anda ama örtülü siyaset yapıyorlar, kişi adına siyaset yapıyorlar, yapmadıklarını iddia ediyorlar. Bakın aslında yaşam bir siyasettir, siyasi duruştur. İnsanlar vardır emekten, işçiden, köylüden, üretenden yana dururlar, bazısı ise sermayeden yana durur. İşte bu da siyasi bir duruştur. Adam hayatı boyunca hakim sınıflara hizmet etmek için konumlanır. Asıl siyaset yaşamın içinde var.

Kendinizi kendinize tanımlarken yani içsel olarak gazetecilik mi öne çıkıyor yoksa milletvekilliği mi?

Gazetecilik öne çıkıyor, siyaset yaparken de gazeteci gibi düşünüyorum ben, ‘’bu haber olur’’ diyorum mesela. Seyfettin Şen ile geçenlerde valinin yanına gittik, Bademler Ortaokulu’nu kapatmaya kalkmışlar, onun açık tutulması için valinin odasına girdik, baktım bir tane kadının önünde vali diz çökmüş, kadınla konuşuyor. Seyfettin’e ‘’hemen çek’’ dedim, Seyfettin vali kızar mı diye tereddüt etti, ‘’çek, çek, çek!’’ dedim, Seyfettin hemen 3-4 kare poz aldı. Bana göre yılın karesiydi bu fotoğraflar. Orada gazetecilik ruhu işte, vali isterse kızsın, bana bağırsın o an gazeteciyim bunu gördüğüm an. Ben de çekmeye çalıştım ama ben koltuğun arkasında olduğum için benim çektiğim 2 kare fotoğrafta koltuk var önde. Ben iyi konumda olmadığım için Seyfettin’e söyledim ve bu yılın fotoğrafı olmaya aday, hayata öyle bakıyorum, yolda giderken haberle ilgili bir şey gördüğüm zaman ya da haberleri okurken ‘’ben olsam bu haberi nasıl yazardım?’’ ya da ‘’keşke bu haberi ben yapsaydım’’ dediğim oluyor. 

‘’Ah Şu Gazeteciler’’ isimli bir kitap yazdınız, kitabınızda ismini verdiğiniz ve vermeden sadece hikayelerini paylaştığınız bir çok anı var. Eminim sizde çok daha fazlası da vardı, gazetecilik yıllarınızla ilgili anılarınızı içeren yeni bir kitap var mı?

Yazıp kitaba koymadıklarım var, yazmadığım anılar var. Ben bu işin esprili anlarını yakalamaya çalıştım yazarken, ben mizahı, espriyi çok seviyorum. Kendi çevremde şakalaşmayı çok severim. Bizim kahvehanemiz vardır, espri salonu gibidir. Eşim bazen ‘’sizin kahkaha terapileriniz var oyüzden siz hasta olmazsınız’’ diyor. Biz burada kendi aramızda çok şakalaşırız. Çalışma arkadaşlarımla, Seyfettin ile çok şakalaşırım. Tabi bu yanlarının dışında gazetecilikte öğretici olacak yanlarını da koymaya çalıştım. Bunları hepsi birikim, bildiklerimiz toprağa gidiyor, birçok insanın bilinmeyen yönleri toprağa gidiyor. Aramızdan ayrıldıktan bir süre sonra unutuluyor. Yazamadığım bir kitap var, İhsan Alyanak’ın hayatı, yazmayı çok istedim. Kendisi ile defalarca konuşmaya çalıştım, teyple gittim ama ‘’Ben kendimi unutturmaya çalışıyorum, ben gidiciyim, ölmeye çalışıyorum sen ise beni hayata tutundurmaya çalışıyorsun’’ diyerek beni kovaladığı çok oldu. Kimse yazmadı, benden sonra yazan olur mu bilmiyorum, yazabilirsem ben yazacağım. Eksik kalan kısımlara çok üzülürüm, zaman bulacağım ve yazacağım. Siyaseti bir noktada bıraktığımda yazmaya çok zaman ayıracağım. Ben aslında gazeteciliğin, yazmanın, okumanın aşığıyım, asla vazgeçmem. Zaten siyaset, milletvekilliği, belediye başkanlığı bir meslek değil ki… Siz asıl mesleğinize bakacaksınız.

Gazetecilerle, onların yaşadığı sorunlarla ilgili birçok açıklamanız oluyor. Ben sorunlardan ziyade başka bir konuya değinmek istiyorum. Zaman her meslek grubunu olduğu gibi gazetecilik mesleğini de değiştirdi. Teknoloji, dijitalleşen dünyamız. Ben sizin kitabınızı ya da mesleğin o yıllarına dair kitapları okuduğumda bambaşka bir dünya görüyorum ve yeni nesil gazetecilerin sizler kadar şanslı olmadığını düşünüyorum. Siz de böyle düşünüyor musunuz ve yeni nesil gazetecilere neler tavsiye ediyorsunuz?

Hangi branşta yürüyeceksiniz, hangi branşa ağırlık vereceksiniz? Siyasette gelişmek istiyorsanız yakın tarih bilgi birikimi olmalı. 27 Mayıs, 60 ihtilali denildiğinde orada yargılananları, yargılayanları, anlayışı birkaç farklı kaynaktan okumak lazım. İsmet İnönü’yü, Erdal İnönü’yü, Turgut Özal’ı, Süleyman Demirel’i okumak lazım yani Türk siyasi hayatını 46’dan, çok partili sisteme geçişten bu yana okumak lazım. Cumhuriyet tarihini çok iyi bilmek lazım... Ben gençlere şaşırıyorum, gazeteciyim diyor, yapıyor, yazıyor fakat Turgut Özal’ı tanımıyor. Bu çok kötü bir şey! Birikim, bilgi şart, bir insanın karnını doyurması gibi beynini de doyurması gerekiyor. Mesela sen Halime olarak demelisin ki, ben her gün sabah 7’de kalkar, kahvaltımı yapar, 2 – 3 saat okur, akşam yemeğinden sonra da 2 saat araştırma zamanı koyarım. Bu hususta örnek alınacak kişilerden biri Mustafa Balbay’dır, liseyi Almanca okumuştur ama İngilizceyi ana dili gibi bilir.  Sabah 7’de kalkar 8’e kadar yürüyüş yapar, duşunu alır, tarama yapar, yazma için zaman ayırır. Öğleden sonra köşe yazısını yazar, ardından kitap yazmak için zamanını ayırır. Soner Yalçın daha farklıdır, kapalı devre yaşar. Yazdığı tüm kitapları geniş araştırmalar sonucu yazmıştır. Ondaki kütüphane milli kütüphane gibidir. Evden dışarı çıkmaz, Çeşme’de yeni bir ev yaptı, evinin kütüphanesi müştemilatından daha büyük. Yılmaz Özdil bir konuyu yazmak istediğinde o konuyla ilgili çok değişik kişileri dinler. Örneğin beni yazmıştı, beni yazdığını dolaylı yoldan öğrenmiştim, çünkü beni araştırıyormuş. Arıyor Hüseyin’i ‘’Atila Setel’in tipik özellikleri nedir? Neye kızar? Neye sevinir?’’ buradan başlıyor. Benimle ilgili ‘’Gazeteci’’ diye bir yazı yazdı, çok muhteşem oldu. Beni çok mutlu eden yazılardan biridir. Uğur abinin de (Uğur Dündar) ‘’Hasan Tahsin’’ diye yazdığı bir yazı var, o da beni çok mutlu eden yazılardan biridir, kesip çerçevelettim. Onlar araştırarak yazıyor, Soner Yalçın ise tamamen araştırıyor. Öyle gazetecilik yapmak bugün Türkiye’de yok, sanki hap gibi, yutuyorsun, bitiyor iş ama bu saydığımız isimler öyle yapmıyorlar bu mesleği işte. Böyle gazetecilik Uğur Mumcu’da vardı şimdi Soner Yalçın’da var. Bilgi biriktiriyorlar, mesela Halime ile ilgili bir yazı yazmayacaklar ama Halime ile ilgili bilgi biriktiriyorlar, günü gelince Halime’yi yazacaklar. Her konuda kenara koydukları bilgi ve birikim, notlar var. Bunu da tüm gazetecilerin yapması lazım, not almak çok önemli bu meslekte…

Not alma deyince en güzel örneklerden biri de Mustafa Kemal Atatürk aslında…

Tabi ki… Bakın ben Aziz Nesin ile 12 Eylül 1980 sonrası 1’inci Aydınlar Dilekçesi verilmiş, 2’inci için bir toplantı yapıyorlardı, Güzelyalı’da ve Nesin’in notlarını gazete kağıdının boşluğuna aldığını gördüm. Çok tutumluydu, gazete kağıdının boş kısımlarını bile değerlendirirdi. Not almak önemli.
 
Cumhuriyet Halk Partisi’nin İzmir kongre sürecini değerlendirir misiniz desem neler söylersiniz?

Tüm ırmaklar, dereler, nehirler buluşuyorlar denize doğru akıyorlar.
 
Geçtiğimiz günlerde Sayın Tacettin Bayır ile yaptığımız röportajda kendisinin bir açıklaması oldu, ‘’günümüzde delege olmak iş bulmakla eşdeğer’’ dedi kendisi, siz bu açıklamaya katılıyor musunuz?

Bu Tacettin Bey’in kendi kişisel düşüncesi olabilir, ben öyle olmaması gerektiğini düşünüyorum, arkadaşımın söylediğinin olmaması gerektiğini düşünüyorum. Yerel yönetimler bir işçi bulma kurumu değil. Türkiye’de işsizlik öyle bir boyutta ki, 8 milyon civarında genç işsiz var. İnsanlar bacası tüten fabrika arıyor, iktidarın açtığı fabrika yok, bir tek belediyelerin bacası tütüyor. Bizim sol cenahtan yani Cumhuriyet Halk Partisi cenahından, onların çocukları devlet kadrolarında iş bulamıyor, bulamayınca belediyeye yöneliyor. Diyelim ki İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde 27 bin kişi çalışıyor, bu sayıyı 40 bin yaparsan ücret ödeyemez, batarsın. Ayrılanın, emekli olanın yerine, ödeyebileceği nokta da istihdam yaratabilir. Yok, 27 bin kişinin yanına 20 bin kişi daha ilave edersen batarsın, beceriksiz belediye başkanı olur çıkarsın. Bütçe ile alınan elemanın doğru orantılı olması lazım.

Peki, siz delegelerin belediyelerden iş sözü aldığına inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz?

İş sözü almış olanlar alabilir ama benim şu veya bu diye tespitim yok, ben bunlarla uğraşmam ama delegeler iş sözü aldıysa neden bu mağlubiyetler oluyor onu merak ederim. Ben Bornova’da yaşıyorum, Bayraklı seçimine iştirak ettim. Bayraklı Belediye Başkanı da, Büyükşehir Belediye Başkanı da daha doğrusu Büyükşehir Belediye Başkanının yanındakiler de başka bir adayı destekliyordu ama delege başka adayı seçti.

Delege ‘’Deniz Yücel’’ dedi.

Yani, evet. Gelinen noktada Büyükşehir’in ya da küçük şehrin istediği olmadı. Ben delegenin özgür irade ve sağduyusuna güveniyorum. Ben insanların alınıp satılan bir meta olarak görülmesinin doğru olmadığı düşünüyorum.

İlçelerin büyük kısmında kongre süreci tamamlandı, yeni başkanlar, yeni listeler. Nasıl buldunuz, sizce bu kadro Cumhuriyet Halk Partisi’ni iktidara taşıyacak kadro mu?

Bizim iktidara yürüyüşümüzde hiçbir sorun yok. Bizim bütünleşen ve büyüyen, birlikte hareket eden bir yapı kurma amacımız vardı ve biz bunu başardık. Eskiden kongrelerde ağızlar, burunlar kırılırdı. Sandalyeler havada uçardı şimdi en ufak bir kavga yok.Bu çok güzel bir durum. Biz AKP değiliz ki, AKP’li bir milletvekili çıkıyor, ‘’şu ilimize şu kişiyi atadık Recep Tayyip Erdoğan’ın isteğiyle’’ deyince Erdoğan’da sen ‘’Kemal Kılıçdaroğlu gibi beni tek adam mı yapmak istiyorsun?’’ diye adama ikazda bulunuyor.  Bulunuyor ama doğru bu baktığınız zaman AKP’lilerin hiç çift adaylı kongre yaptıkları yok, biz Bornova’da üç adaylı kongre yapıyoruz, saygı ile oluyor, hakaret yok. Önemli olan delegenin ne istediğidir. Dış müdahale, belediye müdahalesi olur ama…

Buca Kongresinde sıkıntı oldu aslında…

Kavga olmadı, atışma oldu.

Tansiyon yükseldi,

Yükselir, o heyecan. Kimi aşkla çıkıyor, kimi meşkle çıkıyor, değişik yani çıkışlar.

İzmir İl Başkanı Deniz Yücel’i açıkça destekleyen belediye başkanları oldu, bu konuda neler söylersiniz, belediye başkanlarının sürece dahil olmasını nasıl buluyorsunuz?



Belediye başkanları her zaman siyasette sürece dahil olmuştur. Geçmiş dönemlerde de oldu. Neden isterler, yerel yönetimlerin de kendilerine göre bakış açılarında şöyle bir hadise var, ‘’benimle iyi geçinecek bir il ve ilçe başkanı olursa benim hizmetlerimi daha iyi anlatır’’ diye düşünüyorlar, yoksa başka bir beklenti falan yok. Belediye başkanının, il başkanından ne beklentisi olur? Beni eleştirmesin, kuyumu kazmasın, arkamdan konuşmasın diye düşünüyor olabilir.
Bakın ön seçim olsa bu hengame olmaz, atanma için, ilçe başkanı, il başkanı dizayn etmek gibi anlayışın içine çoğu belediye başkanı ve milletvekili düşmez. Ben o yüzden ön seçimi olmazsa olmaz olarak görüyorum. Biz mademki bu ülkeye demokrasi istiyoruz, demokrasinin tüm kurallarıyla bu ülkede oturmasını istiyoruz, o zaman biz demokrasiyi kendi parti içimize de istememiz lazım. Kendi partimizin içinde demokrasi olmadıktan sonra bizim demokrasi nutukları atmamız ne kadar inandırıcı olur? Onun için kendi içimizde demokrasiyi tüm kurum, kurallarıyla yerleştirmeliyiz. Bizi diğer partilerden ayıran en büyük özellik de o.

Siz mevcut il başkanı Deniz Yücel’i nasıl buluyorsunuz? Cumhuriyet Halk Partisi’ni bir sonraki seçim sürecinde Türkiye’nin 3’üncü büyük ilinde Deniz Yücel temsil etmeli, kendisi başarılı diyor musunuz?

Dediğim ve duruşum belli. Deniz Yücel’i destekliyorum. Sakin, kavgacı bir yapısı yok, insanlara eşit davranmaya gayret sarf ediyor ve adaletli. Bazıları eleştiriyor ‘’ulaşılamıyor’’ gibi, onlar da olabilir. Bir insan mutlaka anında ulaşılamayabilir ama ardından iletişim kurulması lazım, eksikliği varsa bunu da gidermesi lazım. Siyasetçinin telefonu açık olmalı, bunu ben sadece il başkanı için söylemiyorum, milletvekillerinin tümünün telefonu açık olması gerekiyor. Madem bu işe girdin hakkını vereceksin, insanlara cevap vereceksin. Seni eleştirebilirler, iş isteyebilirler… Ben her gün 10 – 15 insana neden iş bulamadığımı anlatmakla mükellefim. Bulamıyorum, üzülüyorum ama anlatıyorum, kaçmıyorum.

En çok istenen iş mi?

İş tabi ama kaçmıyorum. Başarılı olduğum yönler var, başarısız olduğum yönler var. Mesela insanların sağlığıyla ilgili çok yardımcı olmaya çalışıyorum. Başka talepleri ile ilgili yardımcı olmaya çalışıyorum. İş talepleriyle ilgili yardımcı olamadığım zaman üzülüyorum. Gerçekten büyük sıkıntı yaşıyor toplum ama o toplumun yaşadığı sıkıntıyı belediyelerle çözmek mümkün değil. Belediye başkanlarına da yazık, bize de yazık.

Tunç Soyer’in kongre sürecindeki duruşu ve tutumu hakkında İzmir milletvekili olarak ne düşünüyorsunuz?

Tunç Soyer’in bu işlere karıştığını düşünmüyorum. Tunç Soyer adına bazı kişilerin karıştığını düşünüyorum. Tunç Soyer adını kullanarak iş yapmaya çalışanlar olduğunu düşünüyorum.  Zaten onun vakti yoktur bu işlere karışmak için, büyükşehir belediye başkanı olmak kolay değil. Büyükşehir’in projeleri ile uğraşır başkan, bunlara karışmaya kalkarsa kendi gerçek işini ihmal eder.

Parti üst yönetiminde yer almak istiyor musunuz?

Çok güzel bir soru, isterim ama kim önerecek? Ben kendim gidip isteyemem. Ben kendi adıma bugüne kadar hiç kimseden hiçbir şey istemedim, isteyemedim. Milletvekili adayı olduğumda da ön seçim ile oldum, 2’incisinde de gittim dilekçemi verdim, hiçbir şey istemedim, eve döndüm, kendileri yazdı, Genel Başkanımız yazdı. Ben isteyemem, istiyorum ama ben gidip Genel Başkanımıza ‘’beni şuraya alın, beni şöyle yapın’’ diyemem, benim böyle bir siyasi yanım da yok, kendi yapımda da yok. Ben 11 ay işsiz kaldım, kimseden iş isteyemedim. O yanım kapalı ama isteyen çok vardır. Ben partimin hizmetindeyim. Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili olarak bana ihtiyaç duyulan, benim yapabileceğime inanan insanlar varsa derler ki, ‘’Atila gel buraya, bu görevi yap’’ ben yaparım. Ben illa bunu olacağım diye takımlaşmalar, ekipleşmeler içine girmem. Bunu vereyim o da bana yol açsın hesabı kitabı olan biri olmadım, olmam.





İzmir’in alt yapı ve ulaşım hizmetlerini nasıl buluyorsunuz?

Çok iyi buluyorum. Aziz Kocaoğlu tramvay hizmetlerine başlarken çok eleştirilmişti, dünyanın en akıllı işi, şehir içinde araç trafiğini yok edecek olan tek şey raylı sistemli ulaşımdır. Biz araba kullanıyoruz ama ben çoğu kez raylı sistemle gidiyorum. Bergama kongresine giderken Aliağa’ya kadar İZBAN ile gittim, oradan beni Mehmet Pınar aldı, Bergama’ya kongreye gittik, konuştum, beni Aliağa’ya bıraktı, İZBAN’a binip geri döndüm. Niye benzin, mazot yakayım, ülkemin o kadar zengin olmadığını düşünüyorum. İzmir’de raylı sistem çok iyi, şimdi Narlıdere’ye gidiyor metro, oradan Güzelbahçe belki Seferihisar’a kadar gider. Buca metrosu geliyor, güzel şeyler var İzmir’de.

Son olarak şunu sormak istiyorum, Türkiye’nin gündeminde İran-ABD arasındaki gerilim var. Bir de bu gerilimin danışıklı dövüş olarak nitelendirilmesi oldukça dikkat çekti. Sizin gazetecilik içgüdüleriniz bu duruma ne diyor? Sizce bir danışıklı dövüş var mı?

O gerilim düşürülüyor ama Amerika’nın emperyalist politikalarının dünya halkları üzerinde yarattığı zulüm, ayrıştırma, parçalama ve kötü yönetimleri sürüyor. Dünyayı kontrol eden bir anlayışla hareket ediliyor. Özellikle baskıcı bir yöntemle hareket ediyor Amerika, ben diliyor ve istiyorum ki Amerika ve yönetimi dünya halklarının artık sırtından her açıdan insin. Ben danışıklı dövüş sezmiyorum ama Amerika’nın politikalarını çok sıkı eleştirmek lazım, dünyaya bu denli hükmetmelerini yanlış buluyorum. Tüm dünya halklarının onlara karşı birleşmesi lazım.
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum