Reklam
Dyt.Güner Erbay

Dyt.Güner Erbay

[email protected]

RAMAZAN, ORUÇ ve RUH

27 Şubat 2026 - 16:22

Ramazan ayındayız. Ramazan ayı hepimizde az yada çok  bir ulviyet duygusu oluşturur. ORUÇ ibadetinin ruhumuzun tekamülü için farz kılındığını biliriz. Bütün gün aç kaldıktan sonra, iftar vaktinde, top  yada ezan sesini sofrada beklemek ruhumuzda  huzur duygusu oluşturur.  Sahura kalkmak da benzer etkiler oluşturur fakat 
oruc tutmanın ruhsal etkilerini konuşmadan önce bedensel etkilerinden bahsetmek istiyorum.

Son yıllarda aralıklı oruç diye bir beslenme akımından bahsediliyor ve şiddetle tavsiye ediliyor. Eldeki argümanlara baktığımızda hak vermeden duramıyoruz. Sanayi toplumuna evrilmeden önce dünya üstündeki insanların  çağlar boyunca  günde  iki öğün beslendiğini öğrenince aralıklı oruç beslenmesi  daha da haklılık kazanıyor. Öyleyse bilimsel verilere şöyle bir göz atalım. İster aralıklı oruç,  isterse ramazan orucu olsun vücudumuzda oluşturduğu sağlıksal etkileri  aynıdır diyebiliriz. Oruç insülin direncini kırar,  yağ yakımını hızlandırır, inflamasyonu azaltır, beynin fonksiyonlarını artırır, otofajiyi sağlar. Otofaji hücrelerin kendi kendini yenilemesidir. İnflamasyonun azalması sağlığımızı pek çok yönden destekliyor. Oruç iç organlarımızın dinlenmesini sağlaması bakımından da çok önemli oluyor. Ramazan ayında tutulan oruçla aralıklı oruçun beslenme saatleri bakımından biraz ayrıldığını görürüz. Bizlerin tuttuğu oruçta sahur vaktinde yani sabah olmadan hemen önce  ilk öğün,  akşam güneş batınca ikinci öğün yenir. Böylelikle  aralıklı oruçtan  saatsel olarak  ayrılmış olur. Ramazan ayının sürekli olarak on gün öncesine kayması bir insanın oruçta aç kaldığı gündüz saatlerini farklı zaman dilimlerinde yaşamasına neden olur. Böylelikle bir ömür süresinde yılın her gününde  oruç tutulmuş olur.  Aralıklı oruçta ise iki öğün günün  gündüz diliminde  sekiz saat ara ile yer alır. İlk öğün  öğlen vaktine doğru saat onda, ikinci öğün ise akşam saat altındadır.. Bu saatler aylara göre değişmez. Ramazan her sene on gün beriye gelir. Dolayısıyla oruç saatleri günlere göre değişkenlik gösterir.  çünki öğünler sabah ve akşam namazına göre ayarlanır. Dolayısıyla dünyanın biyolojik ritmi ile paralellik gösterir çünki dünyanın biyolojik ritminde en önemli etmen gece ve gündüzdür. Bir önceki yazımda anlattığım gibi,  dünyanın biyolojik ritmiyle  uygun bir yaşam şekli daima bizim menfaatimizedir.çünki bizim biyolojik ritmimiz dünyanınki ile koordinelidir. Günlük yaşamda çalışma hayatının içindeyken saat on gibi ilk öğünü oluşturabilmek oldukça zordur. 
Ramazanda tutulan  oruçta her iki öğün de de sindirim salgılarının  az olduğunu görürüz fakat sahurda yenen yemeği öylen vaktine kadar yükselen  sindirim.salgıları karşılar. İftarda ise böyle bir durum söz konusu değildir. Öyleyse yediklerimiz de buna uygunluk göstermelidir. . Oruç tutarken  genel beslenme kuralları değişmez. Yine beşe ayrılan yiyecek gruplarından en az bir porsiyon  yiyeceği tüketmemiz gerekir.Yine tam buğday unu ekmekleri kullanmamız gerekir fakat ramazan ayında pek çok yerde  bu ekmekler üretilmez. Ramazan ayında  yoğun bir pide üretimi yapılır ve ne yazık ki  bu pideler de rafine unlardan yapılir. Pidelerde tam buğday unu seçeneği de olmalıdır.  Akşam öğününde yani  iftarda sahura göre daha hafif yiyecekler yer almalıdır. Her türlü çorba ve kıymalı ve zeytinyağlı  sebze yemekleri bu öğün için uygun olur. Tatlılardan kaçınmak gerekir çünki tatlılar orucun sağlığımıza olan  bahsettiğimiz olumlu etkilerini bozar. Yağlı kızartmalardan ve ağır hamur işlerinden uzak durmak gerekir. Sahurda ise besin ögesi yoğunluğunu biraz daha artırabiliriz. Çünki bu öğünde yediklerimiz  öğleye kadar gittikçe yükselen sindirim salgıları ile karşılaşacaktır. Bu nedenle aç olduğumuz süreyi kısaltacak, tokluk süremizi uzatacak ve sindirim için daha elverişli ortamın olduğu bu öğünde  protein kalitesi yüksek hayvansal besinleri artırmalıyız. Et, süt, yoğurt, yumurta gibi fakat bunları öğünün sonuna doğru yememiz daha doğru olur çünki bu besinleri baştan yersek tıkanmaya sebep olacağı için yememiz gereken  yeterli yiyecegi tüketemeyebiliriz. Her İki öğünde  salataları ihmal etmememiz gerekir. Yeterli su tüketimine de dikkat etmemiz gerekir. Bir günde en az sekiz on su bardağı su  icmeliyiz.

Bütün semavi dinlerde ve semavi din olmayan diğer dinlerde oruç tutuluyor. Orucun insanlar arasında  bu kadar yaygın kullanımı bedensel yararlılıklarının ötesinde, ruhu arındırmak ve Nirvanaya  ulaşmaktaki rolü ile ilgili görünüyor. Nirvana  benin, egonun tamamen ortadan kalktığı en yüksek ruh durumuna erişmek olarak tanımlanır. Bizdeki,  müslümanlar arasındaki karşılığı ise insanı kamil olabilmektir. Oruç  ruhun tekamülüne hizmet eder. Benin en önemli ihtiyacı olan yemek yeme ihtiyacını ötelemek ve konuşmalarımızda daha dikkatli olmak  ve özen göstermek egomuzu yenebilmekte önemli rol oynar. Oruç ruhumuzun tekamülunde önemli rol oynar dedik. O halde ruh nedir önce bunu bilmemiz gerekmez mi ? Bedenimizin ne olup olmadığını biliyoruz çünki dokunup görüp işitebiliyoruz fakat ruh için aynı şeyi söyleyebilmek pek mümkün olmuyor. 

Ruh nedir?
 
Ruh bir enerjidir fakat nasıl  bir enerjidir dediğimizde cavaplamakta güçlük çekiyoruz. O zaman evrendeki enerji çeşitlerine bakmamız bize yol gösterebilir. Evrende değişik  enerjiler vardır.  Bunlar birbirine dönüşebilir ancak yok olamaz.  O halde ruh da yok olamaz demek oluyor. Ruh yok olamazsa sonsuz bir şey demektir. Sonsuz yani ebedi olanın  ebedi olması nedeniyle ezeli olması gerekir. O halde ruh aynı zamanda ezilidir de! O zaman, ruhlar için, bizler bedensel olarak oluşmadan önce de varlar diyebiliriz. Tıpkı biz öldükten sonra da var oldukları gibi. 

Mademki ruhlar bizler bedensel olarak oluşmadan önce varlar ve bedenlerimiz yok olduktan sonra da varlar o halde neden bedenleniyorlar? Bunun cevabı da bütün tasavvuf aleminde tekamül etmek için diye verilir. Tekamülden kast edilenin   ruhun gelişmesi büyümesi olduğunu biliyoruz.  Oruç tutmak tekamül.etmede önemli bir etken oluyor. 

Tekamülün son noktası nedir sorusunun cevabı insanı kamil olmaktır olarak verilir. Bu sefer de insanı  kamil olmak nasıl bir şeydir sorusu karşımıza çıkar. İnsanı kamil olmayı evrende var olan her şeyle aynılaşabilmek ve onların bir parçası olduğumuzu hissedebilmek olarak anlıyoruz.. Evrende var olanlarla aynılaşabilmek ise  onları tanımakla mümkündür. Tanımadığın bilmediğinle nasıl aynılaşılabilir ki?  Ruhun bir enerji olarak maddeyi tanımasının sağlanması tekamül etmedeki kilit noktayı oluşturur. Evet ruh bir enerjidir. Ruh bir enerji olarak, evrendeki her şeyi ona tanıtan ve bilmesin öğrenmesini sağlayan  bir aracıya gereksinme duyar çünki onun yaratılmış olan her şeyi tanımasını bilmesini anlamasını sağlayacak  donanımı yoktur. İşte bu noktada beden devreye giriyor. Bedenin sağladığı duyu organlarıyla ruh varlıkları tanıyabilme imkanı elde ediyor. Tanımadan bilmeden herhangi bir şeyle aynılaşabilmek mümkün olamıyor. Bedenin beş duyu organı vasıtasıyla ruh hem maddeyi hem de enerjiyi deneyimleyebiliyor. Cisimleri renkleri şekilleri görebiliyor. Varlıkların seslerini duyabiliyor, sesin ne olduğunu anlayabiliyor, maddeye dokunabiliyor yumuşaklığın sertliğin nasıl bir şey olduğunu tatları, kokuları öğrenebiliyor. Bedenin  beş duyusu ile evreni tanıyor. 

Varlıkları tanımak onlarla aynılaşabilmek için yeterli midir ? Değildir elbette. Varlıkları tanıma neticesinde elde ettikleri verileri, bilgiler olarak işlemesi ve bu bilgiler doğrultusunda duygular oluşturması gerekiyor ki içselleştirebilsin. İçselleştiremediğin bilgiler aynılaşmayı sağlayamıyor. İçselleştirmek nedir diye baktığımızda içselleştirmenin duygu oluşturmak olduğunu ve zirvesinin de sevgi duygusu olduğunu görüyoruz. Zirveye ulaşıp sevgi duygusu oluşturabildiğimiz oranda  aynılaşmayı sağayabiliyoruz.  Nefret ise sevginin tersi yönünde etki ediyor. Sevgi bencilliği yok ederek,  benliği yani egoyu  ortadan kaldırıyor. Böylece var olan, yaratılmış olan her seyi sevebilen bir insan olabilirseniz insanı kamil mertebesine ulaşabiliyorsunuz. Yunus Emrenin  yaratılanı severim yaratandan ötürü cümlesi bu durumu özetliyor.  Nefret ise beni yani egoyu  besliyor ve kibiri ruhumuza sokuyor. Yaratılmış her seyi gözümüzde küçültüp kendimizi, benimizi yüceltmemize neden oluyor. Aynılaşmayı önlüyor. Sevgi ve nefret duyguları diğer duyguların son merhalesidir. Bu bakımdan  insandaki her türlü duygu ruhunun besinleridir. Olumlu duygularımız ruhumuzu besleyip büyüten yararlı besinlerken, olumsuz duygularımız ruha zarar verip küçülten zararlı besinlerdir.

Duyguların ruhun besinleri olduğunu nasıl anlarız dediğimiz zaman cevabı bize  auramız söyler. Aura insan bedeninin dış dünyaya yaydığı elektromanyetik dalgalardır ve bu elektromanyetik enerji çeşitli  aletlerle görülebiliyor. Auramız ruhumuzun dışarıya taşan kısmıdır.  Auramız yedi renkten oluşur. Hissettiğimiz  her çeşit duygumuz auramızın rengini değiştirir. Burada çakralardan bahsetmem gerekiyor. Vücudumuzda yedi çakra vardır ve her bir çakra bir organa tekabül eder. Her organın çalışma frekansı farklıdır. Her  bir çakranın frekansı da böylelikle farklı olur. Frekansı farklı olan  çakraların renkleri de farklı olur. Çakralar frekanslarına uygun düşen dalga boyundaki renkleri etrafına yayar. Dalga boyunun büyüklüğü ile frekansın büyüklüğü ters orantılıdır. Bu sebeple frekansı en düşük olan kök çakra kırmızı, frekansı en yüksek olan tepe çakramız etrafına mor renk yayar. Yeme içme, cinsellik, öfke   gibi en ilkel güdülerimizi oluşturan  kök çakramız kırmızı renktir ve bunları hareketlendirmede kırmızı renk kullanır. Örneğin mücadele sporlarında kırmızının kullanılması gibi, pastanelerde, marketlerde kırmızının kullanılması gibi.  Feng Şu'da renklerin kullanımı da bu temelden yararlanır. Hatta reiki yani düşünce ile şifalanma da bu temelden hareketledir. Akapunkturla tedavi de buradan temelini alır. Çünki yedi  çakranın vücuda yayılmış bir çok enerji noktası bulunur ve bu yayılan  noktalara yapılan bir müdahale ile  hareketlendirme o noktanın bağlı olduğu  çakranın denk geldiği organı da hareketlendirir. Böylece akapunkturla tedavi pek çok rahatsızlıkta tedaviye yardımcı olur. Çakralarımızın yaradan ile frekas bazında  bağlantısı vardır. Bu nedenle yaydığımiz her frekansın Allah indinde bir karşılığı olur. Bu da dinimizde niyete neden çok.önem verildiğini açıklar.  Auramızdaki renkler  en parlak en net en duru halini sevgi ve aşk duyguları içindeyken etrafına yayar. Auramızı en parlak ışık haline getiren sevgi ve aşk  ise sevgi ve aşk duygusu bizi sonsuzluğa ulaştırıyor demektir çünki ışık hızına ulaşma durumunda sonsuzluğun yakalandığını bize bilim söylüyor. Auramızdaki ışığı en kuvvetli hale sevgi ve aşk duygusu sokuyorsa insanı kamil olmayı da bu duygular sağlıyor diyebiliriz.   Ömrümüz boyunca auramızla etrafımıza yaydığımız enerji biz öldükten sonra da evrende kalır kaybolmaz. Bu enerjilerin kalıcı olmaları bize ruha ait olduklarını gösterir. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız , dokunduklarımız, tattıklarımız sonucunda olusan duyguların bedende oluşturduğu bu değişik frekanstaki titresimler ruha ilave olur. Bu ilaveler ya ruhu büyütüp yüceltir yahut küçültür alçaltır.

Duygular ruhun besin ögesidir dedik. Bizde her türlü güzel ve olumlu duygu oluşturan sanat da ruhun antioksidanlarıdır. Gerek müzik olsun gerek resim yahut heykel  hiç farketmez her türlü sanat ruhun antioksidanı demektir. 

Ruhun besinleri olan duyguların oluşabilmesi için salt beş duyu organımızın bize verdiği veriler yeterli midir? İnsan vücudunda duygu oluşturmak duyu organlarından gelen verilerle mi olur. Duyu organlarından gelen ham veriler duygu oluşturmakta çok çok yetersizdir. Yeterli hale gelmeleri bu verilere anlam yüklemekle olur. Anlam yüklemek  muhakeme ile gerçekleşir, böylece bilgi oluşur. Bilgiyi oluşturabilmek için  düşünce gerektiği gibi, bu bilgilerin  duygu oluşturabilmesi için de düşünce  gerekir. Duygular düşüncelerden doğar. Düşüncelerin oluşabilmesi için  ise söz gerekir. Söz demek konuşmak demektir. Sözleri, kelimeleri, konuşması olmayan beyinin düşüncesi çok ilkel düzeyde kalır. Bir insanın kelime hazinesi ne kadar çoksa o denli ayrıntılı ve derin düşünebilir. Aynı oranda da değisik duygular üretir. Beş duyu organı le elde edilen veriler  kelimelerle sembolleştirilir. Sembollerle çok ayrıntılı düşünceler oluştururuz.Çok ayrıntılı düşünce ile bilgi ve  çok fraksiyonlu duygular oluşururuz. Böylece kutsal kitaplarda, söze niye bu kadar  çok önem verildiğini anlayabiliriz.  İncil her şeyden önce söz vardı der. Bizim kitabımızda ise Allahın bir şeyi yaratırken ona önce ol dediğinden bahseder ve ol dedi oldu der. Ol demek için karar vermek gerekir. Karar verebilmek içinse düşünmek. Düşünebilmek kelimelerle mümkün oluyorsa ki  oluyor,  bu durumda herhangi bir şeyin olmasi için önce söz yani kelimeler gerekiyor.  Demek ki herhangi bir şeyin evrende olabilmesi için önce söz gerekiyor. Söz ve düşünce birbirini sürekli olarak büyütüp geliştiriyor. İşte bu nedenle kitabımız Kuranı Kerim, Allah Ademi yaratınca ona her şeyin ismini öğretti der. Her şeyin ismini öğretmekle Ademin  düşünebilmesi, bilgi olusturabilmesi,  muhakeme edebilmesi, duygu oluşturabilmesi sağlanmış olur . Bunların hepsinin neticesinde de insanda irade  oluşmuş olur.  Ruhun tekamülünde en derinde en temelde yer alan da böylelikle söz olur.. Bu bakımdan konuşurken  sözlerimize ne dediğimize çok dikkat etmemiz gerekiyor!!!   Oruç tutarken ağzımızdan belli bir saat yiyecek ve içecek girmemesinin yanında, aynı ağızdan kimseyi incitecek bir sözün de çıkmamasına bu nedenle ihtimam göstermemiz bekleniyor. Salt bedensel olarak aç kalmak orucun ruhu tekamül ettirebilmesini sağlayamıyor. Bedenin yanında sözlerimize de oruç tutturabilirsek  ruhumuzun tekamülünü başarabiliyoruz

Düşünmek için varlıkları ve kavramları  sembolize etmek gerekir. Sembollerle düşünürüz ve en ayrıntılı sembol dizimi  kelimelerdir. Kelimelerle her türlü duygumuzu, her varlığı, her durumu sembollestirme imkanımız olur ve bu sembolleri kullanarak önce düşünceyi oluşturur akabinde de konuşmayı sağlarız.  Sembolleri oluştururken seçilen sesler kelimelerin frekanslarını oluşturur. Frekans ise evrendeki her şeyi olumlu ve olumsuz yönde etkiler. Bir önceki programda sesin bizleri ve evreni etkilemesinden bahsetmiştim. Sesin frekansına göre  olumlu ve olumsuz etkisinden bahsetmiştim. Kıyametin de bir sesle oluşacak olması sesin ne denli güçlü bir enerji olduğunu bize anlatır. Herhangi bir nesneye yahut kavramı isimlendirirken yani onu kelimelendirerek sembolleştirirken uygun sesleri bulmak bu bakımdan da çok önemlidir ve bu nedenle peygamberimiz çocuklarınıza güzel isimler koyunuz demiştir. Güzel isimden kast edilenin hem sessel bazda; güzel olumlu seslerden yani yumusak ve geniş seslerden oluşmuş olması kast edilir hem de ifade ettiği anlam kast edilir. Ömrü boyunca kişiye o isimle seslenilecek olması, ismi duyan kendi de dahil herkeste mana bakımından beynimizde  oluşturduğu frekans ile her söylenişte  ismin sessel frekansı onun kaderinde  etkili olur çünki tüm  frekanslar  evreni belli yönde harekete geçirir. Bütün bu anlattıklarım doğanın kanunlarıdır, doğanın kanunları  rast gele değil, planlı bir oluşumdur ve Allahın kurduğu bir düzendir. 
Dyt. Güner ERBAY

YORUMLAR

  • 0 Yorum